Tarih ve Toplum - Yeni Yaklaşımlar
Sayı:
 
Yıl:
Ay:
ANASAYFA | HAKKIMIZDA | OKUNABİLİR YAZILAR | İLETİŞİM
Tarih ve Toplum

Bu Sayıda...


Köy, köylülük, tarım ve tarımsal üretim gibi sorunların anlamlı bir şekilde irdelenmesinde, köy ve köylülüğü içinde yaşadıkları geniş konumlardan izole edilmiş biçimde ele almak artık çok yetersiz kalmaktadır. 1940’lardan itibaren sosyal bilimlerde hakim olan modernleşme yaklaşımı ve onun sosyoloji ve antropoloji alanlarındaki açılımları köylülük ve köylülüğe ilşkin sorunlara genellikle kır topluluklarının iç dinamikleri açısından yaklaşmış ve olgular büyük ölçüde yerel bazda açıklanmıştır. Buna reaksiyon olarak da özellikle 1970’li yıllarda Karl Kautsky ve Lenin gibi klasik Marksistlerden etkilenen çağdaş Marksistler soruna kapitalizmin gelişmesi açısından bakılmasında ısrar etmiş ve tarımda makinalaşma ve özellikle de ücretli emeğin yaygınlığı ile kapitalizmin gelişme oranını ölçmeye çalışmışlardır. Öte yandan Chayanov’dan etkilenen çağdaş yazarlar da kırsal alandaki dönüşümlerin anlaşılmasında sınıf temelli yaklaşımların eksik kaldığını, kapitalizmin genel gelişmesine rağmen köylülüğün kendine özgü iç dinamiklerinin olduğunu ve dolayısıyla çeşitli mekanizmalar geliştirip proleterleşmeye direnerek varlıklarını sürdürdüklerini ısrarla belirtmektedirler. Kapitalizmi ücretli emekle eşdeğer tutan yaklaşımla köylülüğün kendine özgü iç dinamiğinin olduğunu ileri süren yaklaşım arasında özdekçilik (essentialist) açısından çok büyük fark yoktur. Bunun farkında olan klasik Marksistler, yani Lenin ve Kautsky, kendi zamanlarının ampirik verilerini kullanarak kırsal alanda kapitalizmi anlamak için sadece ücretli emeğin varlığını ölçü olarak almamak gerektiğini, soruna sermayenin kırsal alanı, dolayısıyla da köylülüğü tahkim altına alış biçimleri üzerinde yoğunlaşmak gerektiğini belirtmişlerdi. Özellikle Karl Kautsky’nin tarım sorunu çözümlemeleri bence sadece o günün sağlıklı bir analizi olarak değil köylülük sorununun irdelenmesinde bir yöntem olarak ele alınmalıdır. Bu böyle yapılırsa küreselleşme çağında ‘köylülüğün’ karşılaştığı karmaşık sorunları anlamak çok daha kolay olacaktır. Kautsky’nin metodolojisi kullanıldığında artık sorunu “tarımda kapitalizm var mıdır yok mudur, tarımda köylülük yerini ücretli emeğe bırakıyor mu bırakmıyor mu, köylülük kendine özgü bir iç dinamizme sahip olarak kapitalizme direnerek varlığını sürdürüyor mu sürdürmüyor mu?” gibi sorunlarla uğraşma zorunluluğu kalmamaktadır. Kautsky 1899’da kaleme aldığı Tarım Sorunu (Die Agrarfrage) adlı yapıtında tarımın kapitalizmin egemenliği altına nasıl girdiğini irdelerken gözlemlerinin zenginliği onu kırsal alanda kapitalizmin gelişmesinin Marx’ın Kapital’de belirttiği biçimde olmadığı yargısına götürmüştür. İşte burada Kautsky kırsal alandaki dönüşümlerin irdelenmesinde yöntemsel bir devrim sayılabilecek görüşlerini ileri sürerek gerek dogmatizmden gerekse de teleolojik saplantıdan uzaklaşmış ve kırsal analizlerde bir çığır açmıştır. Burada üzerinde özellikle durmak istediğim bir nokta Karl Kautsky’nin kuramsal değerinin sonraki nesiller tarafından anlaşılmamış olmasıdır. Kautsky kapitalizmin genel gelişimine rağmen aile emeği kullanan, görünüşte ‘köylü’ niteliği taşıyan küçük işletmelerin sayılarının azalmak yerine arttığı gözleminden hareketle şunları söylemektedir:

Tarım sorununu Marksist bir anlamda incelemek isteyen biri için sorunu tarımdaki küçük işletmelerin gelecekteki kaderi olarak ortaya koymak yeterli değildir. Aksine tarımdaki kapitalist üretim tarzının temelinde yatan tüm varyasyonlarını incelemek zorundayız. Sermayenin tarımı hakimiyeti altına alıp almadığını, onu değiştirip değiştirmediğini, eski üretim ve mülkiyet biçimlerini işlemez duruma getirip getirmediğini ve yeni biçimlere yol açıp açmadığını ve tüm bunları nasıl yaptığını araştırmak zorundayız (Kautsky, 1899:6).

Burada yatan anlam şudur: Kırsal alanda dönüşüm sermayenin kontrolü altında çok değişik boyutlar gösterebilir ve ücretli emeğe dayanan büyük işletmelerin küçükleri yutarak yok etmesi muhtemel yollardan sadece birisidir, yani dönüşümün tek doğrultusu değildir. Asıl sorun sermayenin küçük işletmeleri boyunduruğu altına alış biçimlerini saptamaktır. Kanımca bu metodolojik bir devrimdir ve günümüzde küresel tarımın irdelenmesi için çok değerli bir yol açmıştır. Günümüzde dünyanın en ücra bir köşesinde de olsa uluslarası sermayenin etkisinde olmayan bir tek tarım üreticisi kalmamıştır. Uluslararası sermaye tarıma üretici sermaye, finans sermayesi, ticari sermaye biçiminde kimi hallerde doğrudan doğruya kimi hallerde yerel devlet mekanizmalarını kullanarak ya kırsal kalkınma projeleri olarak, ya köylüye üretici kredisi olarak, ya ihracatçı olarak, ya girdi üreticisi ve dağıtıcısı olarak, ya üretimi doğrudan veya dolaylı olarak örgütleyen bir unsur olarak girmiştir. Uluslararası ‘corporate’ sermayenin temsilcisi olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar özelleştirme, ticarileştirme, liberalizm ve benzeri mekanizmalarla köylünün ne üretmesi gerektiğini, nasıl üretmesi gerektiğini ve ne miktarda üretmesi gerektiğini belirleyebilir hale gelmişlerdir. Önceleri GATT ve şimdi de Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar aracılığıyla uluslararası sermaye dünya tarımını düzenlemektedir. Dolayısıyla sermayenin küreselleşmesine koşut olarak da tarımdan geçimini sağlayan kitleler sermayenin uluslararası işleyişinden farklı şekillerde etkilenmektedirler. Bu farklılıkları da büyük ölçüde üreticilerin içinde bulundukları ülkenin uluslararası sermaye ile olan ilişkilerinin niteliği belirlemektedir. Sermayenin etkilediği yerel koşullar farklı olduğundan mevcut yapıların sermaye ile eklemleşmesi de farklılıklar getirmekte dolayısıyla da köylülüğün dönüşümü farklılıklar göstermektedir. Günümüz tarım ve köylülüğünün dönüşüm şekillerini anlayabilmek için çıkış noktası muhakkak surette sermaye hareketliliğinin dinamiği ve sermayenin düzenleme (regulation) gücü olmalıdır. Tarım da artık uluslararası sermayenin eye dönüştürürken diğer yandan da kırsal alanda yoksullaşma toplumsal patlamalara yol açmaktadır. Yoksullaşan kitleleri ancak askerî baskı ve dikta rejimi ile kontrol edebilen Mısır hükümetine her ne hikmetse “demokratikleşme” diye diretmeyen Batı’nın çifte standardını da ortaya koyuyor Ray Bush.

Dergimize Meksika’dan katkıda bulunan Roberto Diego Quintana, Luciano Concherio Bórquez ve María Tarrío García da Meksika tarımının uluslararası sermayenin etkisinde globalleşirken karşılaştığı krizi konu edinmektedirler. Yazarlarımızın ‘yeni-liberal karşı devrim’ olarak niteledikleri ve Meksika Devletince IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla uygulanan politikaların ‘minifundio’ diye niteledikleri küçük köylülüğü nasıl etkilediğini göstermesi açısından yazı hayli ilginç. Tarım sorununu çözme iddiasıyla yola çıkan devletin 1992’den itibaren serbest pazar mekanizmalarını yaygınlaştırarak uyguladığı politikaların etkilerini yedi ‘ejido’da yaptıkları alan çalışması ile irdeleyen yazarların vardığı sonuçlar oldukça çarpıcıdır ve hem Türkiye hem de Mısır ile paralellikler göstermektedir. En çarpıcı sonuç, kırsal alanda yoksullaşma eğiliminin hızlanarak 4 milyon köylünün uluslararası göçe zorlanmasıdır. Küçük köylülerin tarım dışına itilmesiyle yaratılan toprak pazarında ise yerel elit, ulusal ve uluslararası büyük şirketler yeni yasalardan yararlanarak toprağı kontrol altına almışlardır. Tarıma giren dev uluslararası şirketler kırsal alanda büyük plantasyonlar kurarak ve geleneksel ‘ejido’ topraklarından itilen küçük köylüleri (minifundista) ücretli işçi olarak çok ucuza çalıştırmaktadırlar. Meksika örneği uluslararası sermayenin azgelişmiş ülke tarımına doğrudan üretim organizasyonunu üstlenerek girmesinin ve kırsal alanı global tarımın tahkimi altına almasının en açık örneğidir. Quintana, Bórquez ve García 1917’de Zapata hareketiyle tarımsal düzene damgasını vuran ‘toprak işleyenindir’ prensibinin karşısına dikilen, devlet ve uluslararası sermayenin işbirliği ile gerçekleşen neo-liberal proje ile geleneksel yapıların nasıl global sermayenin etkisine girdiğini açıkça ortaya koymaktadırlar.

Uluslararası sermaye her zaman böylesi doğrudan bir mekanizmayı tercih etmeyebilir. Yerel koşullar, devletin yapısı, girişilen tarımın tipi, coğrafi konum vesaire bu kararda etken olabilmektedir. Konjonktürel koşullar uygun olmadığı zamanlarda da uluslararası sermaye tarımın kontrolünü dolaylı olarak eline alarak onu küreselleştirmekte ve tarım üreticisi köylüleri dünya ekonomik sistemine farklı biçimlerde entegre etmektedir. Böylece de karşımıza köylülüğün değişik bir farklılaşması çıkmaktadır. Zülküf Aydın, Abdulkerim Sönmez ile Chris Hann ve İldikó Béller-Hann’ın yazıları Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde köylülüğün farklılaşması ve sermaye ve devletin bu farklılaşmadaki rollerini irdelemekte, dolayısıyla küçük ürecilerin üretim süreçlerinin dolaylı kontrolüne ilginç örnekler sunmaktadırlar. Hann ve Bellér-Hann, klasik ‘köylü ekonomisi’ modellerinin çağımızdaki küçük meta üreticilerinin anlaşılmasında yeterli olmadığı önermesinden hareketle hane ekonomisini değil de hanelerin içinde yaşadıkları daha geniş konumları çözümleme birimi olarak ele almak gerektiğini söylüyorlar. Rize civarındaki çay üretimini tarihsel bir yöntemle ele alan yazarlarımız küçük köylünün klasik sömürüsü meselesine de kuşkuyla yaklaşarak olguların çok karmaşık olduğunu ileri sürmektedirler. Uygulanan devlet politikaları nedeniyle ulusal ekonomi ile iyice eklemlenen çay üreticilerinin giderek farklılaşmasıyla homojen ve otarşik bir köylülükten pazara bağımlı ve ülke genelindeki sınıfsal farklılıkları yansıtan bir yapının ortaya çıktığını vurgulamaktadırlar. Bu yapı içerisinde çay üreticilerinin Chayanovcu bir anlamda kendi kendilerini sömürerek yeniden üretimlerini sürdürdüğünü savlayan yazarlar, Chayanovcu bir yaklaşımın da ötesine geçmek ve daha geniş küresel etmenleri analize katmak gerektiği kanısındadırlar. Maalesef yazı bu anlamda bir temenniden öteye gidemeyerek küresel süreçler konusunda bir şey söylememektedir.

Benim yazımda bu boşluk doldurularak Türkiye tarımında pazar ve fiyat mekanizmaları aracılığıyla, genelde tarımın ve özelde de aile emeğine dayanan meta üretiminin, nasıl ulusal ve uluslararası sermayenin tahkimi altına girdiği ele alınmaktadır. Yazı, sermayenin, doğrudan tarımda üretim yapmasa bile, girdi ve ürün fiyatlarını kontrol mekanizmaları aracılığıyla, dolaylı olarak üreticilerin hangi ürünü, nasıl ve ne miktarda üretmeleri gerektiğini dikte ettiğini ileri sürmektedir. Bunun da tarımda üreticileri ve özellikle de küçük üreticileri uzun dönemde bir yoksullaşma sürecine soktuğunu ve pazara bağımlılıklarının, oluşan dönüşümlerde en etkin faktör olduğunu ve üreticilerin bu durum karşısında çeşitli beka mekanizmaları geliştirdiğini göstermektedir. Aydın ili Söke ilçesinin Tuzburgazı ve Eskişehir ili Sivrihisar ilçesinin Kınık köylerinde yapılan araştırmaların bulgularına dayanarak köylülerin geliştirdikleri beka mekanizmalarını detaylı bir şekilde inceleyen çalışma, neo-liberalist politikalar tarafından uluslararası sermayeyi tek başına göğüslemeye mahkum edilen tarım üreticilerinin beka mekanizmalarının da sınırına geldiğini ileri sürmekte ve Türkiye kırsalında toplumsal patlamaların ortaya çıkacağını öngörmektedir.

Zafer Yenal da makalesinde tarımda küreselleşme olgusunu çokuluslu şirketlerin çeşitli mekanizmalarla azgelişmiş ülkeler tarımını kontrolü altına alma biçimlerine bakarak irdelemektedir. Bu bağlamda Latin Amerika ile Türkiye’yi karşılaştıran yazar, uluslararası sermayenin Türkiye tarımında doğrudan yatırımının sınırlı olduğunu, ‘kontrat tarımı’ olarak nitelenebilecek bir tarımın henüz Türkiye’de yaygın olmamakla beraber yavaş yavaş gelişme yolunda bulunduğunu, Nestle ve Unilever gibi dev şirketlerin son zamanlarda Türk tarımını dünya kapitalist sistemi ile entegre etme yolunda önemli adımlar attıklarını vurgulamaktadır. Bu süreçte de süpermarketleşmenin yerinin ciddi boyutlara ulaşacağını tahmin etmektedir. Yenal çokuluslu şirketlerin tarımı kontrol altına almada yerli taşeronları kullanmasının örneği olarak Nestle’nin Mis Süt’ü nasıl kullandığını sergilemektedir. Türk tarımının uluslararası şirketlerin kontrolü altına girmesinin boyutlarını zaman gösterecektir ama yazarın dikkatinden kaçan bir husus uluslararası sermayenin ta 1950’lerden beri Türkiye’de hangi ürün tipinin hangi kalitede ve hangi teknolojileri kullanarak üretim yapması gerektiğini belirlediği gerçeğidir. Yeşil devrimin Türkiye’ye ihracı, Marshall yardımı çerçevesinde tarımın mekanize olması, yapısal uyum politikaları çerçevesinde tarımın daha da ticarileştirilmesi, bunlara örnektir. Uluslararası sermaye ve onun örgütleri devlet ile işbirliği içerisinde üreticileri, tarım girdileri, krediler ve pazarlama mekanizmaları ile yoğun bir denetim altına almışlardır. Yenal’ın vurguladığı çokuluslu şirketlerin doğrudan doğruya tarımsal üretimi denetim altına alması ise tarımda küreselleşmenin başka bir boyutudur ve bu süreç kimi Latin Amerika ülkelerine kıyasla Türkiye’de daha sonra başlamıştır.

Abdulkerim Sönmez de makalesinde doğu Karadeniz Bölgesi’nde fındık üreticilerinin durumunu Marx’ın sermaye ile üretim süreci arasındaki ilişkiyi açıklamada kullandığı ‘sermayenin emeği gerçek denetimi’ ve ‘sermayenin emeği şekilsel denetimi’ kavramlarına dayanarak irdelemektedir. Buna göre birikim süreci içinde sermaye, kimi hallerde üretim sürecini doğrudan doğruya örgütleyerek genişlemekte, kimi hallerde de birikimi, üretimin üreticilerin kendi kontrolünde kalmasına razı olarak, üretimin koşullarını (girdi fiyatları, ürün fiyatları, üretilecek ürünlere ilişkin kararlar) kontrol ederek sağlayabilmektedir. Sönmez, Türkiye’de küçük meta üreticilerinin kırsal alanı karakterize edecek biçimde yerleştiği ve güçlendiği iddialarına karşı çıkıyor yazısında. Ona göre küçük meta üreticilerinin konsolidasyonu 1980’lerin bir olgusu idi. 2000’li yıllarda genel eğilim köylülüğün çözülmesi ve proleterleşmedir. Bu anlamda Sönmez’in yazısı ile benim yazımda Türkiye’nin farklı bölgelerinde ve farklı ürünler üzerinde uzmanlaşan üreticiler (Söke’de pamuk, Sivrihisar’da buğday ve şeker pancarı ve Karadeniz’de fındık) üzerinde yapılan araştırmalardan varılan sonuçların benzerlikleri ilginç bir tablo çıkarıyor ortaya. Benzeri eğilimleri Mısır ve Meksika’da da gözlemlemek düşündürücüdür. Sönmez çok zengin ampirik verilere ve gözlemlere dayanarak Kayadibi köyündeki dönüşümleri irdelemektedir. Özellikle serbest piyasa ekonomisi uygulamalarının hızlanmasına paralel olarak Karadeniz kırsalında giderek artan bir proleterleşmenin olduğunu sergilemektedir.

Yücel Çağlar’ın, köylülüğün ve tarım ekonomisinin özgül varoluş koşullarını irdelemede “yatay ve dikey farklılaşmanın” önemine dikkat çeken yazısı ilgiye değer bir katkı sunmaktadır. Çağlar Türkiye’de ciddi bir büyüklük oluşturan dağ ve orman köylülerini ele alan bu incelemesinde, bu köylerĞköylülerle resmî otoriteler ve sermaye arasında yatay ve dikey farklılaşmadan kaynaklanan çelişkilerin özgül boyutuna dikkat çekmektedir.

Son on yılda Türkiye’de sosyal bilimlerde, köy çalışmalarının yerini medya ve popüler kültür çalışmaları aldı. Nükhet Sirman, köy çalışmalarının sosyal bilimler içerisindeki konumunu incelediği yazısında kırsal kesimin ilgi odağı olmaktan çıkmasını iki nedene bağlıyor: sosyal bilimlerde hüküm süren teorik yaklaşımların durumu (modernleşmeĞMarksizm paradigmasının yapısalcılık sonrası eleştirilerle çekiciliğini kaybetmesi) ve gelişen araştırma gelenekleri. Dosya dışı değini yazısında ise Feyzan Erkip, boş zaman kavramının çeşitli tanımları ve bu tanımları doğuran tarihsel nedenlere ve boş zamanın değişen niteliğine bakıyor.

Daha çok tarım sorununa odaklaşan bu yazıların dışında, elinizdeki dergide, “köylülüğün” sosyal ve kültürel cephesine bakan makaleler de yer almaktadır. M. Asım Karaömerlioğlu’nun iddialı ve güçlü yazısı, Türkiye’de köylülüğün ve “köycülüğün” resmî ideoloji ve politikada bilinenin, görülenin ötesinde sahip olduğu etkiye dikkat çekiyor. Karaömerlioğlu’nun diğer makalesi ise, bütün dünyada “köycülük” ideolojileri için anlamlı bir kıyaslama çerçevesi sunan Rus popülizmi olgusuyla ilgili bir değerlendirme sunuyor. Ömer Türkeş ve Levent Cantek de Türkiye’de köyün ve köylülüğün edebiyat ve sinemadaki temsilini irdeliyorlar. Bu sunuş yazısının başına dönecek olursak, köy, köylülük ve tarım sorunlarını izole ederek ele almamak gerektiğini bir kez daha hatırlatan katkılar bunlar

Zülküf Aydın

 

 

 

GELECEK SAYILARDA

 

 

89 YAZ 2001

Yoksulluk

 

Yoksulluğun görünmezleş(tiril)mesine ve yerleşik kurumsal, “bilimsel” ve aynı zamanda sanatsal-kültürel ele alınışına dönük bir eleştirinin geliştirilmesi hedefleniyor. Bunun ötesinde, yoksulluğun yeni biçimlerini ve ayrımlaşmasını (kentli-köylü yoksulluğu vb.) inceleyen çalışmaların derlenmesi hedefleniyor. Yeni-popülizm biçimlerine de değinilebilir.

 

 

 

90 GÜZ 2001

Tarihyazımı

 

Son yıllarda akademik popülerlik kazanan tarihçilikĞtarihyazıcılık, kuramsal bir muhasebeyi hakediyor. İlk anda akla gelen bazı merak noktaları: Mâduniyet Okulu’nun tarihyazımına açtığı ufuklar... Postmoderniteyle ilgili kuramların tarihyazımına etkisi... Sözlü tarihin verimleri... Annales Okulu, Hobsbawmgil tarih çalışmaları gibi, iki-üç kuşak usta yetiştirmiş devrimci etkiler yaratmış tarihçilik yaklaşımları...

 

 

 

91 KIŞ 2001Ğ2002

Türkiye Politikası

 

Türkiye’de politika alanının, yerleşik kurumlarıyla (MGK’ndan partilere), terminolojisiyle, “düzeneği” ile, koordinat sistemiyle, güncel ilgilerin üstüne çıkabilen bir analize ihtiyacı var. Bu alanda “makro-kavramsal” uyarlamalarla tasvirî gücü bile sınırlı kalan monografilerin gideremediği açığa dikkat çekmeyi hedefleyen bir sayı tasarlanıyor.

 

 

 

1 Bu tartışmaların kapsamlı bir irdelemesi için bkz. Aydın 1986a, 1986b, 1987a, 1987b.

 

İletişim Yayınları